GERÇEĞİN DİLİ OLARAK EDEBİYAT(1.BÖLÜM)
Savaşan insanda çaba da vardır. “Yaşamak istiyorum” der...
Yaşamı büyük bir olaya dönüştürmek, yaşamı bir ulusa, insanlığa mal etmek insanın kendi elindedir. Bizim bütünüyle başarmak veya yapmak istediğimiz de budur. Yaşamı uluslaştırmak, sosyalleştirmek, kültüre kavuşturmak, çekici ve yaşanır kılmaktır. Çocuklar gibi kendini kandırarak, ağlayarak, sızlayarak, acındırarak, sorun kılarak bir yere varılamaz; çözümleyici olmadıktan, görevlerde belli bir ilerleme olmadıktan sonra hiçbir yere varılamaz. Büyük bir duyarlılıkla, oldukça ilerletici bir yaklaşımla, sorumluluk anlayışımızı gösterdik. Çaba dediğiniz böyle sergilenir. Hâlâ en hayati dersleri ve cesareti verdiklerimizin bile bizi ve kendilerini nasıl çarçur ettiklerini görüyoruz. Sadece kendilerini kolayca düşmana kaptırıyorlar. Verilen cesaretten bunu anlıyorlar. Sadece ucuz ahkam kesiyorlar, halbuki bizim yaklaşımlarımızdan hiçbir zaman böyle sonuç çıkarılamaz.
Artık bu bir terbiye meselesidir. “Anama, babama bir mektup yazdım. Siz neden beni büyük bir terbiyesiz gibi yetiştirdiniz” diye bir arkadaş ailesine mektup yazmış. Doğrudur. Bize büyük bir terbiyesiz gibi yetiştirilmenin acısını çektiriyorlar. Bütün çabalarımız ancak sınırlı sonuç alabiliyor. Bunlara kocamış bebekler diyoruz.
Cüceleşme dediğimiz olay iyi bir yaşam biçimi değildir. Devrimde cücelik bir hastalıktır.
Siyasi mücadelede cücelik hastalığı, özellikle devrimci büyümeyi sağlayamayanın içine düşeceği durumdur ve yaygınca yaşanılan da budur. Kişi ne yapıp edip kendini büyütmeyi bilecektir. Devrimci büyüme, askeri büyüme, siyasi büyüme olmadan yaşamak zordur. Gücü varsa herkes kendisini yetiştirsin. Bunu saptırmaya, böyle çok çeşitli subjektif niyetlerle boşa çıkarmaya hiç gerek yok. Bununla hiçbir şey kazanılamaz.
Parti değerleri karşısında layık olmamak; ne kadar tutarsız, ciddiyetten yoksun, gerçeklerin farkında olmayan havai bir tip olunduğunu gösterir. Bunlar da böyle bir mücadele sanatında hiç yol alamazlar.
Gerçeklerin dili saptırmayı kabul etmez. Gerçeklerin dili hep ciddidir.
Biz zaten ağırlıklı olarak, Kürt kişiliğini bir yalancının dili olmaktan çıkarmak istedik. Demagojik bir dil olmaktan, gerçeklerle bağlantısını kaybetmiş bir kişiliğin dili olmaktan çıkarmak istedik. Bunun tam tersine, temel değerlerle bağlantı kurdurmaya, yaşamla, yaşamın özellikle temel sosyal-siyasal ve askeri yanlarıyla ilişki kurdurmaya büyük özen gösterdik. Gerçeğin dilinin en basit ifadesini bulduğu olay, hitabettir.
Hitap bir sanattır.
Devrim de en ciddi sanat olduğuna göre, devrimin hitabeti çok güçlü ve gelişkin olmak durumundadır. Devrimci dönemler aynı zamanda güçlü hitabet dönemleridir. “Devrimin temel sorunu siyasaldır” denilir. Siyaset ise yarı yarıya hitabettir. Bütün güçlü siyasal oluşumlar ve devletler ortaya çıktığında, güçlü hatipler de ortaya çıkar. Hatta böylesi dönemlerde büyük bir hitabet yarışı başlar. Bir Roma çağı, bütünüyle hitaptır, yine klasik Yunan çağı büyük hitabet çağıdır. İslamiyet'in doğuşunda büyük bir Arap hitabeti, belagati vardır. Nereden bakarsanız bakın, bütün önemli altüst oluş dönemleri, çıkış süreçleri, güçlü bir hitabetle başlar. Örneğin, bir Kur'an'ın dili bile, büyük belagat ve hitabet örneğidir. Ayetlerin, ezanların okunması hep hitabettir. Yine Türk parlamentosu kurulduğunda, Mustafa Kemal nasıl hitap ediyor! Kısacası yaşamı yakından ilgilendiren her önemli temel siyasal iddia, güçlü bir hitabetle yürütülüyor.
Kürt insanı, hitap açısından tam bir ahraz, konuşamaz veya en bıktırıcı, en kaçırtıcı tarzı sergiliyor. Konuşamıyor. Ne Kürtçe, ne Türkçe, ne de Arapça'yı. Hitap dili olmak şurada kalsın, normal bir konuşma diline bile sahip değil. Mesela, parti kadrolarının konuşmaları gerek örgütlemede, gerekse eğitim ve emir-komutada çok yetersizdir. Çok zarar veriyor. Hitabet tarzı parçalayıcıdır, kaçırtıcıdır, özü açığa çıkarmaktan uzaktır. Hitap, bir üsluptur, bir dışarıya yansıtış biçimidir. Öz olmazsa, birikim olmazsa, isterseniz kuş dilini kullanın, bülbül olun, yine de etkili olamazsınız.
Güçlü konuşabilmek için muhteva, inanç ve azim gereklidir.
Bunlar olmadıktan sonra nasıl konuşacaksınız? Nasıl hakim bir hitaba sahip olacaksınız? Dağınık, sistemsiz birikimsiz kişilikler konuşamaz, sağlam bir tarzı sergileyemezler. Bu dersi insanımıza uygulamak demek, yarı yarıya dilini tutup dışarıya çekmekle; sağını, solunu, önünü törpüllemekle mümkündür. Belki böylece belli bir tavır ve tarza dönüşebilir.
Hitabet en etkili silahlardan biri olduğu halde, o silah sadece saflarda anlayış yetersizliklerini, karmakarışıklığı derinleştirmekte kullanılıyor. Bazılarında ezop dili, bazılarında cümleleri yarım bırakma uzmanlığı var. Bazılarında ise hangi düşünce anlatılmak isteniliyor belli değil. Anlatmak istediğinin onda birini bile bir cümleye sığdıramıyor. İçini dışa vuruş tarzı gerçekten yürekler acısı. Ben şimdiye kadar güçlü bir parti toplantısında sağlam bir hitaba tanık olmadım. Yani arkadaşların ağzından kelimleleri neredeyse kerpetenle çıkarıyoruz. Açık ki bu büyük bir zayıflıktır.
Askerlik dilinde emir-komuta, hakim bir hitapla işler. Bu, dinlendiren, saygı uyandıran, hatta otoriteyi hissettiren, gerekirse korkutan, gerekirse çok cesaretlendiren bir hitabetle yürütülür.
Ama komutan olacaklara bakın; ölgündür, talimat vermeyi bilemez, terstir, cesaret vermesi gerekirken korkutur, korkutması gerekiyorsa üzer. Her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük bir yetmezlik sürüp gider.
Neden böyledir? Kürt kişiliği bu kadar deforme olduktan, bu kadar gerçeklerle bağlantısını kaybettikten, biçimsizlik ve temelde de öz yoksunluğu sonucu bu kadar değiştikten sonra, tabii ki güçlü bir hitaba, onun temel komutasına ulaşılamaz. Gerçekten de bakıyoruz; askerleşmenin, siyasallaşmanın düzeyi ne kadar geriyse, onu dışa vuruş biçimi de geridir. Savaşçılarımızın fotoğraflarına bakıyoruz, darmadağınık... Bir tarafta kaşkolu, bir tarafında parkası, bir tarafında yakası bükülmüş, düğmeleri sökülmüş; -kısaca sağlam bir duruş yok. Hatta bunu biçim sanıyorlar, ne kadar dağınık ve lümpen durulursa o kadar sağlam bir biçime sahip olunduğunu sanıyorlar. Yine rapor yazılıyor, raporların dili aynen işkence gibi. Bir raporda güzel bir düşünce yerine ne kadar karışıklık, yürekler acısı durumlar varsa, onlar sıralanmış. Neden? Çünkü kişilikte hakimiyet yok, sorumluluk yok. Bütün raporlarda hal ve hareketler sıralanmış. Köylü ilkelliğini aşmayan, sıradan bir köylü davranışı hakim. Yani Halk Kurtuluş Ordusu'nun savaşçısının kişiliği ve kimliği fazla yoktur. Basit bir köylü tarzının yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tipler aydın ukalasıdırlar da; biraz ağzı çok laf yapıyorsa da içerikten yoksun bir lafazandırlar. Yani böyle ağır biçimsizlik neredeyse egemen bir haldir.
Bütün önemli politikacılar, devlet adamları, askeri kişilikler; hitabeti, biçimi yıllarca öğrenerek, kendilerini etkili kılmayı bizzat kişiliklerinde sağladılar. Çok önemli devletlerin ve önemli devrimlerin, çok önemli hatipleri ve önemli biçimleri vardır. Biz genelde sömürgeciliğin kurbanı olan veya düşürülmüşlüğün en derinini yaşayan bir halkta bunu göremeyiz. Hiçbirisi doğru dürüst konuşmaz Kendi gerçeği yoktur; çünkü gerçeğini kaybetmiştir.
Yüzü konuşmaya utanır. Şimdi, halkımız neden bu kadar utangaçtır, niye hepsinin yüzü bu kadar kızarır? Çünkü gerçeği elinden alınmıştır.
Gerçeği olmayan neye dayanarak söz söyleyebilir? Güçsüzdür.
Hitap için diyalog olmalı, diyalog için güçlü olunmalıdır. Yani sağlam bir gerçeği temsil etmek gerekir. Gerçeklerle, tarihle, sosyal gerçeklikle ve kültürle yine bilimle ve siyasetin kendisiyle bağını yitirmişse o zaman bir zavallı gibi ortada kalacaksın demektir.
Oysa askerliğin ve siyasetin dili güçlü olmanın dilidir. Kişiliği, tarzı, havası; otoriter olmayı, hükmetmeyi esas alır. Bütün komuta ve merkez yapısı da çaresizliği ve acizliği konuşuyor. Siyasi ve askeri olmayı henüz becerememişler. Bu konuda güçlü bir askeri kişilik, güçlü bir siyasal-örgütsel kişilik olsa, kesinlikle otoriter, iktidar olma ve bu konuda engel tanımama gelişir. Fakat bu kişilik varolan büyüme, büyütüme imkanlarını, yine düzenleme imkanlarını bile kendi yetmezliği içinde boğuyor. İşte bu, gerçeklikten kopuk, ucuz bir demagojik dildir. Bir ezop dili tutturur, ne dediğini kendisi de bilmez, anlamaz. Havası, tarzı, temposu iktidar olmaktan dem vurmaz; tam tersine “yapamıyorum, edemiyorum, yıkılmışım, çaresizim, dertliyim, her an ölebilirim, fazla yaşama gücüm yoktur” der, durur. Bunlar aşılmak zorundadır.
Nasıl sömürgeciliğe karşı, her türlü gericiliğe karşı savaşım deniliyorsa; bu biçim, dil anlatım, tarz ve tempo geriliğine de bir son deyip, mücadele edilmelidir. Kendini böyle yetkinleştiremeyen bu yaşamı ilerletemez, sağlıklı bir yaşamı olamaz.
“Ben yeterli, yerinde ve gerçekçi davranmak zorundayım. Konuşmak zorundayım, anlaşılır olmak zorundayım” denilmelidir. Bir de milyonlara hitap ediliyor. Böylesine bir sanatı benimsemiş olanlar, kelime hatası bile yapamazlar, tavır yetersizliğine bile düşemezler. “Beni anlayamadı, içimdekini anlatamadım” demek olmaz. Bir militan böyle yönlerini bile doğru dürüst gideremiyorsa veya ağzına iki cümleyi bile doğru-dürüst sığdıramıyorsa, nerede kaldı devrimcilik?
Ahbap-çavuşluk hâlâ egemen dildir. Ahbap-çavuşluk, dedikodu dili, gayri siyasi ve oldukça ilgisiz konuşmalar yaşamın yüzde doksanını oluşturuyor. Bu, militanın dili olamaz. Militanın yaşamı böyle süremez. Ben bir veya bin kişinin bile karşısında olsam, dilimi temel siyasi gerçeklik dışında kullanmam. Siyasi, askeri, bütünüyle örgütsel konuyu egemen kılarım ve onun etrafında dönerim, herkesi de dönderirim. Görev adamı, militan adam, profesyonel militan böyledir.
Yıllardır Kürt insanı kendini sağlam bir dile kavuşturamadı. Çocuklar bile yedi-sekiz yaşlarından itibaren iyi konuşurlar. Demek ki tembellik, tutarsızlık var. Temel, siyasi bir kadro olmayı görev belleyen bir kişi, onun gereklerini kendinde yerine getirmelidir. Bunun yerine günlük olarak hemen her türlü bireysel zaaflar, yetmezlikler dayatılıp duruyor. Ama politakadan anlaşılan kendini çocuk gibi dayatmaktır. Mahalli dili bile değiştirilmemiştir. Partinin, ordunun dev gibi bir siyasi gerçekliğinin karşısında yok olunuyor.
Öz-biçim işte böyle ele alınır. Yıllarca da sürse kişi kendini yetiştirmeyi bilmelidir. Türk okullarında bile mükemmeliyet aranır, hele askeri okullarda biçim kusursuzdur. Tabii ona da yüzyıllarca güvenmişler. Bir Türk subayı her şeyini üsluba, hitaba borçludur. Tek bir yersiz, kudret, otorite içermeyen cümle söylemez. Konuşması, temposu, tarzı baştan sona otoritedir. Kürdünki ise, zavallı Keloğlan gibi, ezop'un dili gibidir. Yani yenilmiş, sindirilmiş olan, hükmetmeyen tipin tempo, tarz ve üslubudur. Madem iktidar olunmak, siyasi olunmak isteniyor, işte gerçeği böyledir. Ama bütün davranışlar örgüt olayından uzaktır. İlişkiler örgütlülüğü, siyasi derinliği esas almıyor. Duygular, tutkular, siyasi içerikten yoksundur. Ne için yaşadığı bile kestiremiyor. Dolayısıyla irade dağınıklığı vardır. Düzen, nizam haline gelmedikten sonra, intiharvari giriş kaçınılmazdır. Yılların ihmalkarlığı, temel bir görev verildiğinde onun karşısında cüceleşerek, gereklerine ulaşmayarak ve kaybettirerek ödeniyor. Siyasi eğitim bu yüzden çok önemlidir.
“Siyasi” kelimesi terbiyeyi içeren bir kelime; “seyis”, terbiye sanatçısıdır. Halk terbiyesi, daha sonra siyasi insan terbiyesine dönüşmüştür. Ama Kürt gerçeğinde karışıklık had safhada; bütün kötü biçemler, bütün yetmez üsluplar var.
HALKLAR ÖNDERİ ABDULLAH ÖCALAN
YORUM GÖNDER