EMEK VE TOPLUM (2.BÖLÜM)
KÜRT DEMOKRATİK ULUS İNŞASI VE EMEK
Kültürleri ve uygarlıkları halkların adıyla belirlemek abartma olabilir. Dolayısıyla doğru bir yöntem olmayabilir. Fakat en azından prototip aşamasındaki rollerinden bahsetmek doğrudur. Tarihleri sadece tanınmış bazı imparatorluk ve hanedanlıklarla tanımış olmamız, gerçeğin ifadesi için yeterli değildir. Yine tanınmış bazı kavimlerle tanımlamak da çok yetersizdir. Hele tanınmış modernite uluslarını, tarihin taşıyıcı gücü olarak tanımlamak, tarihte en büyük tahrifat anlamına gelir. Tikel-evrensel bağı kurmadan daha çok ideolojik hegemonyalardan miras bu tarihsel zeminler aşıldığında daha doğru bir insancıl, toplumsal tarihle karşılaşırız. Tarihsiz bırakılan halklar ve emekçilerin tarihini ancak bu yöntemle inşa edebiliriz. Kürt demokratik ulusunun inşası milliyetçi, devletçi yaklaşımlarla geliştirmek istenen ulusun inşasından nitelik bakımından farklıdır. Egemen ulus-devlet ulusçuluğundan farklı olduğu gibi Kürt milliyetçi, devletçi yaklaşımlarından da farklı olup onlara karşı emekçilerin, halkların tarih ve kültürlerine dayalı alternatif ulus inşasını, demokratik ulus inşasını ortaya çıkarır. Ulusu doğuranın pazar olduğu söylenir. Ama bu, burjuva ulus gerçekliğinin oluşum tarzını ifade eden bir görüştür.
Reel sosyalizmin yanlış ulus kavramından bir tanesidir. Kapitalist modernite koşullarında iki tür ana ulus yöntemi geçerlidir. Yöntemler çeşitlenebilir. Birinci yöntem pazara hakimiyet temelinde, bunun için de feodal (beylik sistemi) çitleri kaldırarak sürüm ve kâr payını artırmak amacıyla ulusal pazar sloganına sarılır. Burjuvazinin savunduğu milliyetçiliğin ilk döneminde herkesin ortak çıkarını kısmen ifade ettiği için toplumu geliştirici bir unsur olarak değerlendirilmiştir. İktidarın ve sermayenin ulus boyutunda örgütlenmesi her iki kesimi güçlendirdiği için ulus-devletçilik var gücüyle desteklenmiştir. Bu tür ulusçuluk başlangıçtaki uluslaşmaya katkısını giderek terk eder. Ulusçuluk pazar ve ücretliler, küçük üreticiler, tacir ve zanaatkârlar üzerinde baskı ve sömürünün ideolojik aracı haline gelir. İkinci ana uluslaşma yöntemi, iç ve dış iktidar ve sermaye güçlerine karşı emekçi tabakaların demokratik ulusçuluğudur. Bu tür ulusçuluk hem ideolojik akım, hem eylemsel olarak etkili olmaya çalışmıştır. Ulus-devlet Avrupa halklarının, emekçilerinin büyük demokratik devrimlerine karşı gerçekleştirilen en büyük karşı-devrim hareketidir. Avrupa’da ve daha sonra tüm dünyada her ulus-devlet veya devlet eliyle gerçekleştirilen ulusçuluk kapitalizmin, burjuvazinin, sosyalizme, proletaryaya onların demokratik ulus devrimlerine, devrimci uluslar ve halklar dayanışmasına, enternasyonalizmine karşı birer büyük karşı-devrim hareketidir. Özcesi her ulus devlet karşı-devrimdir. Kapitalizm, burjuvazinin ve ortaklarının diktasıdır, faşizmdir. Kapitalist sistem ve kurucusu burjuva sınıfı, her ne kadar daha verimsiz bir sistem olan feodalizme ve onun temsilcisi feodal prensliklere ve krallıklara karşı devrimci maskeyi takındılarsa da özünde onlara karşı savaşan halklardı.
Halkların devrimci demokratik ulus hareketleriydi. Zafer de bunların hakkıydı. Burjuvazi tüm bu halk devrimlerine, demokratik ulus hareketlerine sızdı. Ekonomik gücünü kullanarak demokratik ulus devrimlerine karşı milliyetçi milli-devlet ve devletçi-ulusun karşı-devrimini çok yönlü geliştirerek kendi hegemonyası altında çağa damgasını vurdu. Kapitalist çağın, modernitenin dünya çapında yeni uygarlığın yani modernitesinin hegemonyasını kurdu, yükseltti. Ulus-devlet egemenliği sadece toplumsal sorunların kaynağı değil çözümün de önündeki temel engel konumundadır. Egemen, kapitalist sınıf açısından böyle olan bir sistemi toplum için, halklar ve emekçiler için bir çözüm aracı olarak düşünmek kendi toplumsal doğasına terstir. İnkârı anlamına gelir. Toplumsal sorunların, en önemli parçası olan ulusal sorunların çözümünde demokratik model, hem toplumun halkların ve emekçilerin doğası gereği hem de hegemonik sistemin ulus-devlet engeli nedeniyle esas alınmak durumundadır. Demokratik çözüm modelleri sadece bir çözüm seçeneği değil başlıca çözüm yöntemidir. Demokratik ulus birey-yurttaşı, özgür olduğu kadar komünal olmak durumundadır. Kapitalist bireyciliğin topluma karşı kışkırtılmış sahte özgür bireyi özünde en geliştirilmiş köleliği yaşar.
Fakat liberal ideoloji öyle bir imaj oluşturur ki sanki birey, toplumda sonsuz özgürlüklere sahiptir. Gerçekte ise tarihin hiçbir döneminde gerçekleştirilmeyen azami kâr eğilimini gerçekleştirip, hegemonik sisteme dönüştüren ücretli emek kölesi, köleliğin en geliştirilmiş biçimini temsil eder. Bu tür birey, ulus-devletçiliğin acımasız eğitim ve yaşam pratiğinde üretilir. Yaşaması para egemenliğine bağlandığı için ücret sistemi, bir köpeğin boynuna takılan tasma gibi istenilen yöne bağlanıp çevrilmesini sağlar. Çünkü yaşamak için başka çaresi yoktur. Kaçsa, yani işsizliği tercih etse, bu da bir nevi ayakta can çekişmek demektir. Kapitalist bireycilik ayrıca toplumu inkâr temelinde şekillenmiştir. Her türlü tarihsel-toplum kültürünü geleneğini yadsıdığı oranda kendini gerçekleştireceğini sanır. Liberal ideolojinin en büyük çarpıtması budur. Başlıca sloganı; “toplum yoktur birey vardır” biçiminde dile getirilir. Kapitalizm esas olarak toplumu tüketme temeline dayalı hastalıklı bir sistemdir. Buna karşın demokratik ulusun bireyi, özgürlüğünü toplumun komünalitesinde, yani daha işlevsel küçük topluluklar halindeki yaşamında bulur. Özgür, demokratik komün veya topluluk, demokratik ulus bireyinin gerçekleştirdiği temel okuldur. Komünü olmayanın, komünsel yaşamayanın bireyselliği de gerçekleşemez. Komünler son derece çeşitlidir. Toplumsal yaşamın her alanında geçerlidir. Bireyin farklılıklarına uygun olarak birden çok komünde, toplulukta yaşamı gerçekleştirilebilir.
Önemli olan bireyin yeteneklerine, emeğine, farklılıklarına uygun komünal topluluk içinde yaşamayı bilmesidir. Birey, komün veya bağlı olduğu toplumsal birimlere karşı sorumluluğu, ahlâki olmanın temel ilkesi sayar. Ahlâk, topluluğa, komünal yaşama saygı ve bağlılıktır demektir. Komün veya topluluk da sonuna kadar bireylerine sahip çıkarak onu korur ve yaşatır. Zaten insan toplumunun temel kuruluş ilkesi, bu ahlâki sorumluluk ilkesidir. Komünün veya toplulukların demokratik karakteri, kolektif özgürlüğü diğer bir deyişle politik komün veya topluluğu gerçekleştirir. Demokratik olmayan komün veya topluluk, politik olamaz. Politik olmayan topluluk veya komün ise özgür olamaz. Komünün demokratikliği, politikliği ve özgürlüğü arasında sıkı bir özdeşlik vardır. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir var oluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma, topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamını sürdüremezse öz savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden hatta başka türlerden varlıkların üzerinde hakimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hakimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bunda sömürü olanaklarına yol açan insan türünün zihniyet gelişmesi ve bağlı olarak artık-ürün elde edilmesi rol oynar. Bu durum varlığını korumayla birlikte emek değerlerini savunmayı da yani sosyal savaşları da beraberinde getirir. İstismara yer vermeyen ekonomik faaliyet, başta neolitik toplumda olmak üzere bütün topluluklarda bayram coşkusuyla kutlanmıştır.
Demokratik ulusun ekonomik özerkliği bu coşkunun tekrar gerçekleştiği bir sistemdir. Kürdistan’ın akarsuları üzerinde kurulan barajlar tam bir tarih ve ekolojik felakettir. Ekoloji, verimli toprağı ve tarihi dikkate almayan hiçbir baraja müsaade edilemez. Hatta inşa edilenler ömrünü doldurur doldurmaz yerlerine yenileri inşa edilemez. Mümkünse erken tasfiyelerinden kaçınılamaz. Erozyon, ormansızlık en büyük toplum ve canlı düşmanlığıdır ki tam bir seferberlik ruhuyla karşı durulur. Toprağı koruma ve çevreyi ormanlaştırma en kutsal emek türleri olarak ilan edilir ki, kendi başına bu iki alandaki çalışmalar işsizliği yüzyıllarca ortadan kaldırmaya kâfidir. Nasıl ki kâr ve sermaye birikimi için en kutsal faaliyet alanı en çok kâr getiren alansa demokratik ulusta toplumu tarih boyunca yaşatmış toprak ve orman alanları, çalışmanın en kutsal alanlarıdır. Kapitalizm, endüstriyalizm olmadan toplumsal yaşam sürer. Ama toprak ve orman olmadan toplumsal yaşam sürmez. Zaten işsizliğin kökeninde kapitalizm tarafından topraktan, köyden, ormandan koparılmak vardır. Ucuz işsiz deposu kapitalizmin azami kârı için hep gerekli olup bilinçli ve zorla yaratılmış bir olgudur. Tekrar toprağa, ormanlaştırmaya, kısacası ekolojik yaşama dönüş sadece işsizliği ortadan kaldırmaz; kanserojen kent toplumundan da kurtarır. Böylelikle kenti de kurtarır. Ur gibi büyüyen kent, bir kanser hastalığıdır. Zaten bireysel kanserler de bu kentsel yaşamın ürünüdür. Dolayısıyla toprağa, orman faaliyetine, ekolojik tarıma, gıdaya dönüş sadece işsizliğe temel çare değildir; tüm modernite, kent hastalıklarının da panzehiridir. Kürt gerçekliğindeki son iki yüz yılın; önceki tarihi dönemlerden ayrılan ve benzeyen niteliklerini daha yakından görmek öğretici olacaktır. Görkemli neolitik çağda proto-Kürtler evrensel tarihin motor gücüydüler. İlkçağda merkezi uygarlık sisteminin doğuşunda ve beslenmesinde beşik ve ana rolündeydiler. Tarihte tarım ve hayvancılık ekonomisinin temelini atan kültürün sahibidir. Diğer komşu halk kültürleriyle birlikte madencilik, ticaret, acentecilik (kurum) temelinde ilk defa tarihte görünür olan pazar ekonomisini de geliştirmişlerdir.
Ortaçağda merkezi uygarlık sisteminin, İslamiyet’in güçlü ve öncü kavimlerinden biriydiler. Kapitalist moderniteye kadar merkezi uygarlık sisteminde proto-Kürtlerden güçlü bir Kürt kavimsel gerçekliği çıkış yapmıştı. İlkçağın aşiret ve kabile federasyonlarından imparatorluk deneyimlerine kadar politik yönetimlerle tanışan komüniteler, özellikle Zerdüştik inanç sistemiyle halklaşma formunu yakalamışlardı. Kürt ilkel formları dönemine göre artçı değil öncül konumundaydı. Ortaçağ islamıyla bu formlar biraz daha çarpılsa da hem zihniyet bakımından hem bedensel olarak kavimsel formunu pekiştirmişlerdi. Her kabile ve aşiret İslam olduğu kadar Kürttü de. Ayrıca her mezhepleşme belli bir sınıf gerçekliğine denk geliyordu. Halk veya kavim formu, etnisitenin ayrışarak sınıfsal topluma dönüşün ilk adımıdır. Kabile ve aşiretler varlığını korur. Ama bağırlarında sınıfsal oluşumlara da açık hale gelmişlerdir. Etnik gerçeklik sınıfsal gerçeklikle iç içedir. Tek tanrılı dinler biraz da bu iç içe geçmiş gerçekliğin ideolojik formunu, örtüsünü teşkil ederler. Kabilenin üst tabakası ister bağımsız beylikler biçiminde olsun, ister imparatorluk sisteminin bağımlı bir birimini teşkil etsinler birer iktidar odağı haline gelmiş sınıf gerçekliğidir. Kendilerini hakim elitin hanedanlığı olarak isimlendirirler. Kürt gerçekliğinin İslam kültürüyle olan ilişkileri önemli sonuçlar doğurmuştur. Yaklaşık bin yıl süren bu ilişkilerin olumlu ve olumsuz yönde etkileri olmuştur. Olumsuz yönler Arap dili ve kültürünün asimilasyonist etkisidir. Araplaşma ve Arapça etkisi yüzyıllarca sürmüştür. Kürt üst tabakası bir sınıf olarak oluşup Kürt halk kültüründen uzaklaşmış, geleneksel işbirlikçilikte mesafe kat etmiştir.
16. yüzyıldan itibaren bu işbirlikçilikleri Osmanlı-Türk hanedanlığıyla daha da geliştirilmiştir. Ermeni ve Süryani halkla bu nedenle zaman zaman çatışmalara girmişlerdir. Egemen işbirlikçi sınıf olarak; Kürtmanç, kabile ve aşiretlerin yoksul tabakaları üzerinde baskı ve sömürüleri gelişmiştir. Kürt kabile ve boylarının kısmi çözülmesiyle birlikte Kürtmanç kategori oluşmuş ve birçok yerleşik köy ve kentin esas nüfusunu oluşturmuşlardır. Halklaşmanın bel kemiği giderek kabile ve aşiret üyelerden yeni serbest emekçiler olarak Kürtmançlara kaymıştır. Sultan ve beyliklerin olumsuz olan iktidar, ekonomi ve ideoloji alanındaki tekelci hegemonyasına karşı başta tasavvufi tarikatlar, Alevilik ve Ezidilik olmak üzere sivil toplum benzeri yeni kategorik gruplar oluşmuştur. Tüm bunlar demokratik içeriği güçlü olan kategorik gelişmelerdir. Ortaçağda Kürt kavimsel gerçekliğinde bu yönlü bir sorun vardır. Gittikçe hamle gücü artan bir dinamizmi ifade eder. Tıpkı Araplarda Bedevi, Türklerde Türkmen, İran’da Acemler denildiği gibi. Kürtmanç kategorisi önce köy, giderek kentleşmede sayıları kabaracak, emeğini satarak ya da kiralayarak geçinmeye çalışan halk kesimidir. Sınıflaşmanın ücretli, kiracı alt tabakasını oluşturuyor. Bir nevi proterleşmedir. Diğer adları özellikle ücretli ve kiracı hale geldiklerinde zahmetkeş veya karker diye de adlandırılmaktadırlar. Kapitalist modernite koşullarında bu süreç hızlanacaktır. Halklaşmaya paralel olarak kabile ve aşiret kültüründen halk kültürüne dönüşüm yaşanacaktır. Ulusal oluşum aşamasına bu maddi ve manevi kültür ortamında gelinecektir. Öncelikle tarım, hayvancılık yeraltı ve yer üstü kaynakları sömürgeleştirildi, talan edildi, kurutuldu. Nüfusun ezici kitlesi, emekçi tabakaları muazzam işsizler ordusuna dönüştürüldü. En az ücretle en tortu işlere muhtaç edildiler. Tüm dünyada iş güçlerini en ucuz sunmaya mahkûm bir kitleye dönüştürüldüler. Bir avuç sömürge hakim ve zorba gücüyle komprador ajanlar (sözde yerel burjuvalar) dışında toplum, bütünüyle açlık, işsizlik, hastalık, eğitimsizlik ve çaresiz bırakıldı. Daha doğrusu bilinçli olarak dayatılan bu yöndeki iktidar uygulamalarıyla kendini tam teslim etmeye zorlandılar.
Kürtlerin durumu kültürel soykırımın en çarpıcı, trajik örneğini temsil eder. Hakim ulus-devletlerce tüm maddi ve manevi kültürel değerleri üzerine kurulu çarmıh mekanizmasında inim inim inletilirken başta emek değerleri, toplumsal birikimleri, yer altı ve yer üstü kaynakları açık bir talana, kalanı da imhaya terk edilir, işsiz bırakılır, çürütülür. Çirkin kılınarak yaşanmaz, yüzüne bakılmaz duruma getirilir. Artık önünde tek yol bırakılmış gibidir; hakim ulus-devlet içinde erimekten, tümüyle temel değerlerinden vazgeçmekten başka yaşam yolu yoktur. Zaman zaman fiziki soykırımlara da varan Kürt kültürel soykırımı belki de kapitalist modernitenin gerçekliğini tüm çıplaklığıyla gösteren en çarpıcı ve trajik örneklerin başında gelir. Yeniçağda kapitalist modernitenin hegemonik çağında Ortadoğu’nun bu görkemli, cesur ve emekçi gerçekliği neredeyse tarihten silinmeyle yüz yüze geldi. Kürt gerçekliği üzerine sanki değil gerçek bir kâbus çöktü. Soykırımlar için kullanılan büyük felaketlere peş peşe uğradı. Her ne kadar varlığını koruyorsa da bu varlık, özgür olmayıp, cehennemin sırat köprüsünden geçmektedir. Kürdistan ve Kürt toplumu, dünyada belki de ekonomik yaşamı üzerinde kapitalist modernitenin üç ana unsurunun kültürel soykırımına kadar varan bir talan, asgari ücretli kadınların ve erkeklerin büyük işsizler ordusuna dönüştürülmesi eylemine tanık olunan en temel örneklerden biridir. Kürdistan egemen ulus devletlerin örtülü ve süreklilik kazandırılmış kültürel soykırımın tek taraflı özel savaşıyla ülke olmaktan çıkarılmaya çalışılmıştır. Son iki yüz yıllık tarihi aslında bu temelde ülke olmaktan çıkarılma ve üzerinde egemenlik kuran ulus-devletlerin “tek vatan” kavramı içinde eritilme tarihidir. Kürt toplumu içinse bu tarih; kendisi üzerinde uygulanan asimilasyon, katliam, işsizleştirme, en az ücretli kılma, bunun için ekonomik yaşamı üzerindeki özgürlünün elinden alınması sonucu dağılmasının, nesneleştirilmesinin, kendisi olmaktan çıkarılmasının tarihidir. Uygarlık tarihi boyunca rastladığı fetih, işgal, istila, talan, sömürgecilik ve asimilasyon uygulamalarına kapitalist modernimetin üç ana unsurunun (azami kâr talanı, ulus-devlet zulmü, endüstriyalizmin teknolojik tahribatı) eklenmesiyle birlikte yaşadığı kültürel soykırımın açık sonuçları kendine sahip çıkmaktan korkan bir toplumdur. Ekonomisi üzerinde (tarih boyunca ekonominin ilk defa kurulduğu ve insanlığı üzerinde besleyen ekonomi) hakimiyetini, özgür tercihini kaybetmiş, tümüyle yabancı ve işbirlikçi unsurların üç ayaklı modern canavarının kontrolüne geçmiş bir toplumdur. Karın tokluğuna bile çalışması (oltaya takılan balık misali ) soykırım amacına bağlanmış toplumdur. Ekonomiyi inşa eden kadınlarının tümüyle işsiz ve en değersiz emek sahibi kılınmış toplumudur. Erkeklerinin sözde aileyi yaşatmak için dünyanın dört tarafına savrulmuş olduğu toplumdur. Bir tavuk, bir karış tarla için insanların birbirini öldürdüğü bir toplumdur. Bu toplum açık ki toplum olmaktan çıkmış, çökertilmiş, çözülmüş bir toplumdur. Kürt gerçeği kapsamında çözümlemeye çalıştığım tüm unsurlar meodernite koşullarında uluslaşmaya değil, ulus olmaktan çıkma sürecine girdiler.
Dolayısıyla Kürt ulusal sorunundan ziyade ulus olmama sorunu daha ağır basmaktadır. Kendi anavatanını ulusal vatan haline getiremiyordu. Tersine hakim ulus devletlerin vatanıyla aynı statüde gösteriliyor. Yani ulus olmanın temel mekânı olarak ana yurt olmaktan çıkılıyor, başka ulusların vatan aidiyeti kapsamında değerlendiriliyor. Bizatihi ulusal varlığın kendisi Kürtleşmeden, Kürt ulusu oluşmadan hakim ulusların içinde eritilmeye çalışılıyor. Arap, Türk, Fars hakim ulus-devlet kültürleri nesneleştiriliyor, sömürgeleştiriliyor ve asimilasyonla eritiliyordu. Bunun için modernite unsurlarının tüm güçleri seferber ediliyor. Burada sorun ulus olmaktan çıkmaya kadar olumsuzlaşıyor. Modernite de ulusal sorunun çözüm gücü olarak ortaya çıkan modern sosyal tabaka ve sınıflar Kürt sorununda tam bir paradoks halindedir. Geleneksel üst tabaka burjuvalaştıkça, devlet rantından pay almanın karşılığında işbirlikçilikten öteye Kürt inkârcılığının ve her tür imhanın aracına dönüşüyordu. Küçük-burjuva katmanlaşmalar güçsüzlüğünden ve devlet rantına ihtiyaç duyduklarında ötürü sorunu demagojik unsurlarından öteye rol oynamıyorlardı. Böylelikle her iki modern güç sorun çözümleyici unsurlar olmaktan çıkıyordu. Geriye kalan, çoğu işsiz, yarı proleter ve diğer emekçiler objektif olarak Kürt sorununun temel çözümleyici gücü oluyordu. Bu anlamda esas olarak Kürt sorunu, burjuva bir sorun değil, emekçi toplumun sorunu haline geliyordu.
19. yüzyılla birlikte Kürt toplumundaki gelişmeler iç dinamikler sonucu değildi. Gerici, işbirlikçi ve giderek inkârcı tarz damgasını vuruyordu. Üst tabakalar iktidara bağlanmanın, rant sağlamanın karşılığında Kürtlükten vazgeçmeyi temel politika (daha doğrusu politikasızlık) haline getirdiler. Kürt toplumu tarihinin en büyük ihanetini kapitalist moderniteyle bağlantılı olarak son 200 yılda yaşadı. Burada belirleyici olan maddi çıkarlardı. Aksi halde maddi yaşamlarını sürdüremezlerdi. Geriye öndersiz, bilinçsiz yığınlar kalıyordu. Bunlar da binlerce yıl önceki geri formlara, ilkel klan ve kabile toplumuna dönüyorlardı. Tarikatların pençesine düşenler toplumsal gerçeklikten tümüyle kopuyorlardı. Çünkü bu yüzyıllarda tarikatlar esas olarak üstten ajanlaşmanın en etkili kurumlarına dönüşmüşlerdi. Bu dönemde toplumsal boyutta gözlemlenen en önemli gelişme kabile, aşiret dışına taşmış, beylik ve tarikat örgütlenmelerinde yer bulamamış, daha doğrusu dışlanmış geniş toplumsal kesimler oluşuyordu. Dolaylı da olsa kapitalist gelişmenin sonucu oluşan mülksüzleşme, emeğini ücret karşılığında piyasada değerlendirme durumunda kalan proleterleşme söz konusuydu. Bunlar yarı-çiftçi, ortakçı, mevsimden mevsime ücretli işçi konumundan kimseler, daha doğrusu kimsesizlerdi. Sayıları gittikçe artıyordu. Tabanda oluşan bu kesime kategorik olarak Kürtmanç, Kürt insanı denirdi. Giderek Kürtmançlıkla Kürtçülük çakıştı.
19. ve 20. yüzyıllarda Kürt denirken genellikle Kurmanç anlaşılırdı. Burada ilginç olan tıpkı geç de olsa Türk boylarının yaşadığı bir gelişmenin benzerinin Kürt boylarında da yaşanmasıdır. Daha önce de Araplar’da yaşanan medeni ve bedevi (şehirli Arap-çöl Arabı) karşılığı buluyordu. Türk üst tabakası iktidar temelinde alt tabakadan ayrıştıkça Türkmen toplulukları oluşup genişliyordu. Türkmen kendi üst tabakaları tarafından hakir görülüp “idraksız Türk” olarak damgalanıyordu. Halbuki geleneksel Türklük Türkmenler de yaşanıyordu. Aynı durum gecikmeli de olsa Kürt toplumunun ayrışmasında da ortaya çıkıyordu. Buradaki temel fark Arap ve Türk üst tabakaları devletin daha hakim unsuru iken Kürt üst tabakası daha işbirlikçi kesimi oluşturuyordu. Arap ve Türk üst tabakası kendine özgü bir Araplığı ve Türklüğü yaşarken (Türk üst tabakasında oldukça zayıf yaşanan kozmopolit, Arap-Fars saltanat karışımı bir kültürdü.) Kürt üst tabakası iktidarda yer almanın karşılığı olarak Kürtlükten, özellikle ulusal ve siyasi Kürtlükten, büyük oranda kopuyor, çoğunlukla ihanet ediyordu. İktidara uşaklık etmenin başka bir yolu yoktu. Dolayısıyla giderek kalabalıklaşan kesim (Bedevi ve Türkmenlerde olduğu gibi) Kürtmançlar oluyordu. Kürtlük olgusu da esas olarak bu kesimin niteliği haline geliyordu. Kabile ve tarikat toplumundan ulusal topluma dönüşümün bu primitif, ilkel şekli bundan sonra Çağdaş Kürt toplumunu oluşturacak asıl kesim olacaktır. Serbest hale gelen işgücünün sahibi olarak Kürtmançlar sanayi devriminden yoksun oluştukları için ekseriyet işsizdi. Ortaklık tarımsal alanda en çok gelişen yarı proleterleşme biçimiydi. Ardından mevsimlik ırgatlık işgücü geliyordu. Sömürge ve yarı-sömürge toplumlarda yaşanan benzeri bir durumdu. Önce köylerde gelişen Kürtmançlık günümüze doğru kentlere doluşacaktı. Varoşların esas kitlesi olacaktı. Yurtdışına göçün de temel kitlesiydi. Siyasi kültürel boşluğu yaşayan bu kesimin çağdaş sosyal boyutu temsil iddiasıyla ortaya çıkan PKK’nin temel kitlesini oluşturması tesadüf değildir. Kürtlerde üst ve alt tabakalarda meydana gelen çağdaş dönüşümler kendine özgü farklılıklar içerir. Üst tabakaya burjuvalaşma demek epey zorlama olacaktır.
19. ve 20. yüzyıl boyunca bireysel sesler dışında bir Kürt burjuva retoriğine tanık olamıyoruz. Tersine kraldan daha çok kralcı bir tavırla (tarihte örnekleri çoktur) Kürtlüğün tasfiyesinde rol aldıkça kârlanıyordu. Adeta kural haline gelen bu eğilime uygun olarak birbirleriyle ulusallıkta değil ulusal inkârcılıkta yarışıyorlardı. Tarihsel kökenleri de bu eğilime oldukça yatkındı. Ne yaratıcı burjuvalar ne de bürokratik burjuvalar olarak bir Kürt üst tabakasından bahsetmek bireysel unsurlar dışında mümkün görünmemektedir. Sınıf kültüründen bahsetmek daha da zordur. Cumhuriyet Türkiye’sinde Kürt sosyal gerçekliği ağır tasfiyeyi yaşayan bir gerçekliktir. Çelişik bir konum yaşamaktadır. Var olmakta ısrar bir direnme gerekçesi iken, homojen toplum yaratma adına tasfiye planı da bir yok etme gerekçesidir. Dolayısıyla Kürt sosyal gerçekliği herhangi normal bir sosyal gerçeklik değildir. Üst tabakası tarihsel olarak ondan kültürel ve siyasal kopuş gerçekleştirmiş, işbirlikçi, ihanetçi bir konuma savrulmuş iken, geriye kalan ana kitle ideolojisiz ve öncüsüz asimilasyona yatırılmışlar. Bu yetmezse herhangi bir bahaneyle başlarının ezilmesi devreye girer. Hedef, Kürtlükten kolektif olarak tamamen vazgeçirilme, geriye hiçbir iddiası olmayan, Kürtlüğünden utanan, Kürtlüğe bulaştı mı başına en büyük tehlikeyi alan, işsiz, beş para etmez bir duruma indirgenmiş Kürtlük ( eğer geriye bir şey kalmışsa) kalır. Belki de çağdaş dünyada bu tür bir sosyal realitenin ikinci bir örneği yoktur. İşin daha da vahim tarafı gerçeğin bu yönlü bilincine ya çok az ya da hiç farkına varılmamasıdır. Ortada ne Kürt burjuvazisi var -zaten hiç niyet bile edilmedi- ne de çağdaş proleter veya küçük burjuva sınıf vardır. Bilinçli ve kültürlü olarak tabi.Gölge veya sanal sınıflardan bahsetmek gerekiyor. Kürt yurtseverliğini, ulusallığını ve toplumsallığını biraz da bu sanal hale getirilmiş gerçekliğe karşı inşa etmenin ne denli zor olduğu her halde bu çözümlemeler temelinde daha iyi anlaşılacaktır. Hareket olarak özellikle PKK hareketi olarak dayanılmak istenen zemin; kendilik olmaktan çıkmış, hayal kabilinde bile olsa öz bilince cesaret edememiş, direniş konumuna geçmekten bin bir pişman edilmiş, anavatan, ulusallık ve öz sosyallik ideasını ya hiç edinmemiş veya çoktan terk edilmiş bir zemindi. Bu zeminde varlık ve özgürlük ideolojisi ve direniş-kurtuluş hareketi olmanın ne kadar zor olduğu da daha iyi anlaşılacaktır.
2000’li yılların başlarından itibaren Beyaz Türk hegemonik sisteminde bir dönüşüm yaşanmaktadır. ABD’nin Yeşil Kuşak Teorisinin Türkiye Cumhuriyetine yansımasını ifade etmektedir. Değişiklik özde değil biçimdedir. Birinci Dünya savaşına kadar hatta Hitler rejimiyle birlikte İkinci Dünya Savaşı’na kadar Almanların Ortadoğu’ya yönelik hegemonik ideası vardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliğinin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu üzerinde rekabete girişmesi aralarında “Soğuk Savaşın” yaşanmasına yol açtı. Yeşil Kuşak asıl olarak Sovyetler Rusyası’nın bölgeye yönelik hegemonyasını kurmaya yönelikti. Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 Eylül Askeri Darbesiyle resmi ideoloji haline getirilen Türk-İslam sentezi aslında ABD ve İngiltere patentli bir çıkıştı. O dönemdeki İran Devrimi, Afganistan Sovyet İşgali (1979-1980) ABD ve İngiltere ağırlıklı hegemonik sistemini T.C. üzerinden tedbir geliştirmeye zorladı. Sonuç Türkiye devrimci mücadelesinin acımasız bastırılması, Kürdistan’da soykırım uygulamalarının derinleştirilmesiyle birlikte Ortadoğu’nun güvenilir jandarması olmaktı. Sosyal bakımdan tüm iç rakiplerinden kurtulmuş Beyaz Türk bürokratik burjuvazisi (İlk defa Siyonist ortaklarını da epey darbeleyip önemli bir kısmını dıştalamaya başlamıştı) tam hegemonyasını kurmuşken (Türk Gladiosunun PKK’yle savaşında tüm sitsem kanallarını kontrolü altına alması) karşısına umulmadık ABD-İngiltere karşı hegemonyası çıktı. ABD ve İngiltere’nin geleneksel Beyaz Türk burjuvazisinden desteğini çekme ve Yeşil Kuşak teorisi gereği çok önceden besleyip geliştirdikleri Yeşil Türk-Kürt burjuvazisini öne çıkarma ve hegemonik güç haline getirme operasyonları peş peşe devreye girdi.
Sonuçta sivil görünümlü AKP, ABD, İngiltere ve diğer Batılı ortakların yeni işbirlikçi güçlerinin hegemonk ittifakı öne çıktı. Konya-Kayseri merkezli (ilki ideolojik, ikincisi sermaye ağırlıklı) yeni Yeşil Türk burjuvazisinin iç ve dış hegemonik güçlerle birlikte inşa ettiği ılımlı İslami Türkiye Cumhuriyeti dönemi başlıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki hegenomik inşada olduğu gibi yeni hegemonik iktidar tesisinde de motor güç, dış kaynaklı İngiltere ve özellikle ABD’ydi. Kürtler açısından yeni hegemonya; üzerinde önemle durulmayı gerektirmektedir. Bir yandan Kürt kırımında büyük rol oynamış mesafe kat etmiş Beyaz Türk bürokratik ve tekelci (ikisi hep iç içe oldu) iktidar ve sermayeye karşı bu konuda (Kürt sorununda) yüklenirken, diğer yandan kendi hegemonyasını en az kuruluş aşamasındaki yöntemler de dahil daha gelişken yöntemlerle öncekini aratmayacak biçimde yürütmektedir. Bu konuda da esas gücünü dış sermaye ve ideolojik aygıtlardan (Tink-Tank kuruluşları) alırken, ordunun desteğini sağlamak için de İslam’ı kullanma ustalığını pazarlamaktadır. Tüm meşruiyetini yitiren Beyaz Türk faşist argümanlar yerine meşrulaştırıcı ideoloji olarak din kardeşliğini ve tarihsel beraberliği (özde değil demogojik tarzda) kullanmaktadır. Irkçı milliyetçiliğin ve inkârcı ulusalcılığın iflası, orduyu ve diğer bürokratik bazı kurumları, İslam’ın kullanılmasıyla ancak Kürtlerin hepsi olmasa da önemli bir bölümünün kontrol altında tutulabileceği konusunda ikna etmeye çalışmaktadır. Özcesi Kürtler, üzerindeki geleneksel din etkisi Yeşil Sermayenin hegemonik hesaplarında önemli yer tutmaktadır.
Bu konuda geleneksel tarikatlarla yeni açılan, daha çok açılacak olan kuran kursları, imam hatip liseleri ve diğer benzer ideolojik aygıtlar devreye sokulmaktadır. Nakşilik ve Kadirilik başta olmak üzere üst kesimi tarihte olduğu gibi hep iktidardan geçinen, son dönemde bizzat holdingleşen tarikat önderlikleri önemli koz olarak kullanılmaktadır. Bazıları vurucu güç (Hizbullah kanatları) rolünü oynamaktadır. Yeşil sermaye hegemonyası dinin istismar aracı olarak kullanılmasında büyük çıkar ummaktadır. İkinci önemli istismar ayağı yapay bir Kürt burjuvazisi oluşturmaktır. Geleneksel feodal işbirlikçilik yerine modern Kürt burjuva işbirlikçiliği geliştirilmektedir. Irak Kürdistan’ındaki siyasi oluşum, bu amaçla yoğun biçimde kullanılmaktadır. Kürdistan genelinde tüm sermaye gruplarına buradan öncülük şansı tanınmaktadır. Arabistan’da Dubai’nin oynadığı rol, Kürdistan’da Erbil’e oynatılmak istenmektedir. Süleymaniye ve Diyarbakır ikinci ayak olarak düşünülmektedir.
Bu temelde siyasi parti ve sivil toplum örgütleri kurulmaktadır. Sanki Kürtlük davasına can, mal ve akıl gücü vermişlermiş gibi sahte bir Kürtçülük türü de paravan olarak kullanılmaktadır. Bu oluşumun da arkasında tıpkı Türkiye’de olduğu gibi küresel sermaye belirleyici rol oynamaktadır. Hem küresel hem Türk sermayesinin yoğun bir ilgisi olup adeta kendi uzantısı, maketi durumunda bir sosyal oluşum inşa edilmektedir. Esas hedefte Kürdistan’ın ağır can, mal, zihinsel bedel ödemiş güçlerin, ulusal ve toplumsal güçlerin devrimci demokratik hareketini bölmek etkisizleştirmek vardır. Bunu başardıkları oranda kendi geleneksel çıkarları kadar, yeni ortaya çıkan sermaye, rant edinme imkânlarını koruyup geliştireceklerini sanmaktadırlar. Daha önce Kürtlüğü inkâr etme temelinde korudukları ve sağladıkları çıkarlarını bu sefer sahte Kürtçülükle (uğrunda hiçbir fedakârlıkta bulunmadıkları gibi bulunanları, can ve kan verenleri şiddet yanlısı ilan edecek denli pervasızlaşan bir sahte Kürtçülük) hem devam ettirmek hem de büyütmek istemektedir. Bu konuda tarihsel olarak tecrübeli ve esen rüzgara göre hareket etmede ustadırlar. Güncel tartışmaya sunulan devlet federalizmi ve küçük bir Kürt ulus-devletçiği (Erbil merkezli) küresel sermaye ile yakından bağlantılıdır. Bir nevi Türk ve Arap ulus-devletçiliklerinin Kürt modelini oluşturmaktadır.
Gelişen demokratik modernite perspektifli Demokratik Özerk Kürdistan projesine karşı bu temelde bir alternatif sunulmaktadır. Kürt sosyal gerçekliğine milli burjuva enjekte etme çabaları iç dinamikten yoksundur. Yapay ve dıştan dayatmalıdır. Öyle ki soykırımı uygulayan güçler çok sıkıştıklarında yapay işbirlikçi bir Kürt sahte aydın ve burjuva sektör yaratmaktan geri durmamaktadır. Hamidiye Alayları, Köy koruculuğu, sanki mümkünmüş gibi rant karşılığı bir sahte aydın ve burjuva tabaka ile sürdürülmek istenmektedir. Bir nevi köy koruculuğu ve itirafçılığının entelektüel, siyasal ve modern sosyal alandaki yansımaları ile tamamlanması söz konusudur. Kürt toplumsal gerçekliğindeki iç dinamiklerin önemli oranda kırılmış olması bu yapay ve sahte unsurlara cesaret vermektedir. Dikkatli ve ustaca yaklaşımlarla maskelerini düşürmeyi, gerçek yüzlerini ortaya çıkarmayı gerektirmektedir. Yeni hegemonyanın hesapları sadece geleneksel İslamik ve yeni yapay unsurların harekete geçirilmesiyle sınırlı değildir. Beyaz Türk faşizminin kullandığı diğer tüm yöntemleri de devrede tutmaktadır. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel hegemonyacılık asimilasyon ve soykırıma varan yöntemlerle biraz üzeri insan hakları ve Kürt bireysel hakları (Kollektif haklar olmadan bireysel hakların olmayacağı, anlam ifade etmeyeceği iyi bilinmelidir) ile cilalanarak sürdürülmektedir. Kürtlerin vatan, ulus ve toplumsal kimlikleri tanınmamaktadır. Tek dil, vatan, ulus, toplum, bayrak söylemi olduğu gibi devam ettirilmektedir.
Kürtlerin hiçbir anayasal, yasal statüsü olmadığı gibi onu talep etmek bile suç sayılmaktadır. Ekonomik hak, eğitim ve sağlık hakkı, kendini dilediği ulusal ve toplumsal kimlikle tanımlama hakları ifade düzeyinde bile suçlanma konusudur. Siyasi haklar zaten söz konusu edilemez. Yeni hegemonya; tüm bu katı hak gasplarını olduğu gibi sürdürmekle kalmıyor, teröre karşı mücadele adı altında milyonlaşan askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik ve diplomatik ordularıyla Kürtlerin varlığını ve özgür yaşama iradelerini yedi kuşatma surlarıyla ablukaya almakta, devletin ve devletlerin (müttefik) tüm olanaklarını seferber ederek tasfiye etmeyi en temel görev saymaktadır. İttihat ve Terakkici CHP geleneğinin (bürokratik burjuva gelenek) 20. yüzyıl boyunca demokrasiye, sosyalizme ve kültürel varlıklara karşı yürüttüğü kırım ve asimilasyon, 21. yüzyılda AKP ile farklı cilalarla tamamlanmaya çalışılmaktadır. Kürt toplumsal gerçekliğindeki bu çağdaş sosyal oluşumların üst tabaka boyutunda olanların tarihsel kökenleri ile uygunluk içinde bu olumsuz yönlü, katı, yabancılaşmış unsurlarına karşılık; alt tabaka boyutundaki çağdaş gelişmeler de olumsuz etkilenmiştir. Ulusal ve toplumsal kültürü asgari düzeyde de olsa temsil etmesi gereken modern tabakaların bireysel istisnalar dışında oluşmayışları, oluşanların da yabancılaşmış, egemen ulusal gerçekliklerin uzantıları konumunda var oluşları, Kürtmanç ve kârker tabakaları üzerinde derin tahribatlara yol açmıştır. Balık baştan kokar misali. Yaralı, çürüklerle dolu bir toplumsal gerçeklik.
Bu gerçeklik ne kadar yeni ve çağdaş ise yara ve çürüklük o denli derin ve kapsamlıdır. Kendisi için sınıf ve sosyal alanlar yaratmak şurda kalsın, kendiliğinden sınıf ve sosyal gerçeklikler haline bile gelememektedir. Kendiliğindelik için gerekli güç ve çabadan yoksun kalınmaktadır. Bırakalım yeni sınıf ve sosyal kültür geliştirmeyi geleneksel olandan bile yoksun bırakılmaktadır. Kürt sosyal gerçekliği alt tabakalarda ancak marjinal yaşamaktadır. Kendini egemen ulus ve toplum güçleri içinde eritme gücünden de yoksun bulunduğu için adeta toplumsal kadavralar, ceset parçaları halinde bulunmaktadır. Çünkü egemen kültürler içinde erimek de yetenek ve güç istemektedir. Bunlar olmayınca geriye marjinal Kürtlük unsurları kalmaktadır. Aşiretçi, dinci, Kürtmançi Kürtlük marjinal kalmayı aşamamaktadır. Modern sınıf ve sosyal tabakalar halini alamamaktadır. Tüm bu durumlar üzerinde uzunca durduğumuz kapitalist modernite güdümlü egemen ulus ve toplum gerçekliklerini sadece genel anlamda geçerli baskı ve sömürüleri sonucu değil, bu baskı ve sömürünün onları ulusal, vatansal, toplumsal, ekonomik, kültürel gerçeklik olmaktan çıkarmayı amaçlayan kültürel soykırım politikalarıyla ilgilidir. Kürt sosyal gerçekliği dünyada eşine ender rastlanan tüketilme uygulamalarıyla karşı karşıyadır. Bu koşullarda radikal demokrasinin, demokratik konfederalizmin çözümleyici gücü ortaya çıkmaktadır. Uygarlığın şafak vaktine beşiklik etmiş coğrafya bu sefer demokratik federalizmin, radikal ve gerçek demokrasinin şafak vaktine beşiklik etmektedir.
Doğada bir kural vardır: Her şey kökeni üzerinden yeniden doğar. Demokrasi de olasıdır ki neolitik devrimde gizli kökenleri üzerinde tam ve başarılı doğuşunu gerçekleştireceğe benzemektedir. Halen tüm merkezi hegemonik uygarlıkların darbesini yemiş bu beşiklik, demokrasi bebeğini de büyüteceğe olanaklı görünmektedir. Özyönetim gücünü, politik ve ahlaki toplum olma yeteneğini çoktan kaybetmiş bu topraklar, dağlar Kurti’lerin bir kez daha beşikten inip yürümeye geçtiğine tanıklık edebilir. Ortadoğu kültüründe her şey bileşik kaplar misali gibidir. Bir alanda başarısını kanıtlamış toplumsal hakikat hızla diğer alanlara da yayılma özelliğindedir. Tarihte İslam sadece otuz yılda bir dünya sistemi haline geldi. Ufacık bir Filistin sorunu yıllardır tüm bölgeyi esir almış gibidir. Kürdistan şafağında uygarlık beşiğinde büyüyüp atlayabilecek gerçek demokrasi, demokratik özerklik, demokratik konfederalizm ve tüm bu olguların sistematik ifadesi olarak demokratik modernite, kapitalist modernitenin güçlü seçeneği olarak rol oynamaya başlamıştır. Her geçen gün iflasını ibret verici derslerle kanıtlayan bu sistemin karşısında demokratik modernite yükselen yıldız niteliğindedir.
Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları
2.BÖLÜM
YORUM GÖNDER