SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (86.BÖLÜM)
SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (86.BÖLÜM)
0 Yorum
87
10-05-2022

Kapitalizmi doğuran en temel etkenlerden biri olan bireyciliğe bu kapsamda bakılınca, burjuva liberalizminin ne kadar güçlü tarihsel ve toplumsal kökenlere sahip olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bununla birlikte tüm haklılığına rağmen, bilimsel sosyalizm toplumculuğunun neden üstünlük kazanamadığını da daha derinden anlamak mümkün olmaktadır. Toplum bir çelik çekirdek olarak varlığını sürdürdükçe, bireysel liberalizm sosyalizme hep üstün gelecektir. Eski toplumun çekirdeksel dağılışı gerçekleştiğinde, o zaman toplum-birey ilişkilerinde ideal bir denge kurmanın koşulları doğmuş olacaktır. Burada tanımlama düzeyinde kapitalizmi doğuran tarihi eğilimlerden bahsediyoruz. Şüphesiz bireycilik akımı bu eğilimlerin en başta gelenidir. Bu kadar güçlü etki bırakmasının nedeni, yüz binlerce yılın aşırı toplumsal yüklenmesidir. Birey adeta eritilmiştir. Toplum ise, neredeyse çevre elektronlarını yutmuş, büyümüş ve parçalanmaya yatkın bir atom çekirdeğine benzemektedir. 

İşte bireycilik, tıpkı sisteme giren bir parçacığın zincirleme reaksiyonlara yol açması gibi, eski şişmiş ve hantal toplumu parçalayan parçacık rolünü oynamaktadır. Doğacak kapitalizm gücünü bu patlamadan alırken, aslında büyük bir tarihsel sonuca yol açmaktadır. Kapitalizm, gücünü ve enerjisini, esas olarak yüz binlerce yıl sürekli büyümüş toplumun bireyle çarpışması sonucu dağılmasından almaktadır. Yaratıcılığının sırrı buradadır. Bilimsel sosyalizmin bu konuda çok dar düşündüğü, eski topluma çok benzeyen ve hatta ondan daha sıkılaşmış bir toplumsal olgu haline gelmekle, çok iddia ettiği özgürlük eğilimine ters düştüğü gittikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Kapitalist toplumun doğuşunu, bireysel eğilimle birlikte zaman ve mekan boyutunda da tanımlamak öğretici olacaktır. Nasıl ki bir madde zaman ve mekan boyutu olmadan düşünülemezse, bir maddi olgu olarak toplum da zaman ve mekan olgusuna çok sıkı bağlı olan özellikler taşımaktadır. Zamanını doldurmamış bir toplumsal biçimleniş ortadan kalkmaz. Ortadan kalkmadığı gibi, kendinden sonraki biçimi doğru yakaladığında, sağlıklı aşılma imkanını elde eder. Bu durumu sağlamazsa dönüşme gerçekleşmez. Ya erime ya da dağılma ile yaşamının sonuna gelme koşulları doğar. Direnmesi başa rılı olursa ayakta kalır; doğal gelişme sürecine girer. Başarısız olursa, kendisi olmaktan çıkar. Bir toplum için normal zaman, ancak doğal biçimlenişler art arda geldiğinde yaşanır. Sonuçta bunda en başarılı toplum zamanın ruhunu yakalamış, gerekeni olgunlaştırmış sayılacaktır. 

Dolayısıyla toplumsal biçimlenişlerde ilkel klandan hiçbir zaman kapitalizme sıçrama gerçekleşemez. Bazı klanlar kapitalizmle bütünleşse bile, bu, arada köleci ve feodal sistemlerin atlandığı anlamına gelmez. Tersine, bu sistemler zamanlarının ruhunu tam doldurup yerlerini kapitalizme terk ettikleri için, tüm eski biçimler artık yenisi içinde yutulabilirler. Ama kendilerini normalde takip etmeleri gereken biçimlenişler olarak yaşayamazlar. Oluşumla yutulma arasındaki fark bura da yatmaktadır. Hiçbir toplumsal biçimleniş zamanın ruhunu yaşamadıkça, gerekli olgunluğa kendi kimliğiyle ulaşamaz. O halde kapitalist toplum biçimlenişi, ancak kendisinden önceki birbirini gerektiren tüm toplumsal biçimlenişlerin sonuncu halkası olarak gerçekleşebilir. Önceki halkalar nerede ne kadar yaşanmışlarsa, kapitalizm ancak sonunca halka olarak eklenecektir. Zamanın etkisinden kaçmak imkansızdır. Vurgulandığı gibi, nasıl madde zamansız olamıyorsa, sistemler de zamansız oluşamaz, birbirine eklenemez . Bu değerlendirmemiz şu açıdan önem taşımaktadır: Sanki Avrupa kapitalizmi Avrupa kıtasında yerden mantar bitercesine ortaya çıkmış bir toplumsal biçim olarak insanlığa sunulmaktadır. Emperyalist ideolojik egemenlik en çok bu noktada büyük bir bilimsel tahrifat, saptırma yapmaktadır. Böylelikle Avrupa’yı eşsiz, hiç erişilemeyecek, kimseye borcu olmayan ve ebediyete kadar sürüp gidecek bir sistem olarak dayatmaktadır. Tarihte özellikle emperyalist karakteri olan tüm toplumlar benzer bir yaklaşım içindedir. Her şeyi kendileriyle başlatma, kendilerini merkez alma esastır. Diğerleri basit ekler, uzantılardır. Bu bakış açısı toplumsal tarihi anlaşılmaz kılar. 

Tüm bilimsellik iddiasına rağmen, günümüz toplum bilinci doğru bir tarih anlayışına dayanmamaktadır. Bu da doğru bir toplumsal bilimin gelişmemesi demektir. Doğanın tüm olgularında olduğu gibi, zamansız hiçbir olgu yoktur. Hepsinde doğanın tarih izi vardır. Ne kadar, nasıl oluştukları tarihle, yani zamanla mümkündür. Bir gök novasının patlamasından tutalım, bir tavuk yumurtasından civciv çıkmasına kadar, her olgunun gerekli bir zamanı vardır. Toplumsallık da maddi bir olgu olduğuna göre, bir oluşum zamanına tabidir. Ciddi bir toplumsal tarih, toplumsal biçimlenişlerin nerede, ne kadar sürede ve hangi özelliklerle oluştuğunu, öncelikleri ve sonuçlarının ne olduğunu doğruca ortaya koyduğunda, doğru bir toplumsal tarih, dolayısıyla bir toplumsal bilim haline geldiğini iddia etmeye hak kazanır. Toplumsallığın mekansal boyutu için de benzer bir değerlendirmeyi geliştirmek mümkündür. Bir toplumsal biçimleniş çok sıkı mekan koşullarına bağlıdır. Her şeyden önce insan türünün dayanabileceği genel fizik koşulları esastır. Tür, bir buz kutbunda veya çölde yaşayamayacağına göre, daha toplumsal biçimler hiç oluşmaz. Daha da önem taşıyan, ilk toplumsal biçimlenişler, avcılık ve toplayıcılık olanaklarının olduğu yerlerde gelişebilir. Bunların olmadığı mekanlarda hiçbir toplum biçimi oluşamaz. Neolitik toplum gibi daha üst aşamada bir toplumsal biçimleniş, evcilleşmeye elverişli hayvanlarla ekilmeye uygun bitkilerin doğal olarak geliştiği mekanlarda doğabilir. Kaldı ki, bu yerler aynı zamanda toplayıcılık ve avcılıkla kendini yaşatan toplumların varlığını önkoşul olarak gerektirmektedir. Tüm bu ön koşulların ancak çok sınırlı mekanlarda toplanabileceği diğer bir gerçektir. 

Neolitik halkanın büyük gerçekleştirmeleri olmadan, sınıflı toplum biçimine geçilemez. Tarih ancak Zagros-Toros iç kavislerinde, Dicle-Fırat vadilerinde gerçekleşen köy toplumunun, bir adım ötesi ve çok sıkı bağlılık içinde kent devrimine yol açabileceğini göstermektedir. Ancak Aşağı Dicle-Fırat havzasının sulama imkanları ve verimli toprak yapısı bu kent devrimine uygun mekandır ve öncelikle burada gerçekleşecektir. Toplumsal zincirin halkaları daha da sıkılaşmıştır. Neolitik toplumda sınıflı köleci toplumun bir diyalektik bağ içinde yeni oluşumu gerçekleştirmesiyle, en temel halkalardan biri daha oluşmuş olacaktır. Bu yeni biçimleniş kendini derinliğine ve mekansal olarak genişliğine tam yaşadıktan ve iç çelişkileriyle aşılmayı zorunlu kıldığı bir aşamaya kadar bu merkezden aldığı güçle yaşayacaktır. Zaman gibi mekanı da toplumsal biçimleniş için damga vurucu özelliktedir. Toplumsal olguda başat olanla tali olanın, öncü merkezle çevre gelişimlerinin diyalektik bütünlük içinde bir gerçekliğe sahip olduklarını kavramak gerekir. Genel bir yasa değeri olan bu kural, toplumsal biçimlenişlerin zaman ve mekan boyutlarını dikkate almadan anlaşılamayacağını göstermektedir. Gerçeklik bu olduğu halde, toplumların ideolojik kimliklerinin bir önemli özelliği olan kendini apayrı ve orijinal gösterme güçleri, tarihin doğru anlatımını engelleyen başlıca etkendir. Ben merkezlilik bir ideolojik savaşım hedefi olmaktadır. Kendini abartma, dışındakileri inkar etme bir üstünlük olarak algılanmaktadır. Gerçeği ne kadar çarpıtma gücü gösterilirse, o kadar başarılı olunduğu sanılmaktadır. 

İlk çağlardan günümüze kadar belli başlı tüm toplumsal biçimlenişler kendilerini yaşatma yöntemi olarak bunu kullanmışlardır. Totemcilikte her grup ancak kendi putunu en değerli kabul eder. Özünde aynı rolü oynadıkları halde, mitolojide bir adım daha ileri atılır. Toplumların göklerde oturan tanrı yansımaları temsil yeteneği kazanır. Kentlerin en önemli toplum merkezleri olması, en güçlü kent koruyucu tanrısına yol açar. Sistemin merkezileşmesi, birçok kentin birleştirilmesi, tanrılar arasında benzer bir merkezileşmeyi doğurur. Evrensel bir imparatorluğa ulaşma, tek tanrıya politik zemin hazırlar. Yerde tek kral, gökte tek tanrı görüşü zihinlerde yer etmeye başlar. Gelişmeler bir yönüyle böyle iken, gerek sınıflı toplumun içinde, gerekse ona karşıt, dıştan direnmeler, etki-tepki ilişkisi içinde kendi sembollerini ve geleneklerini geliştirerek devam etmek isteyeceklerdir. Maddi üretim ilişkilerinde de benzer gelişmeler sürüp gidecektir. İnsanlık tarihi tüm bu yönleriyle giderek kolları birleştiren güçlü bir nehir gibi akış özelliğini kazanacaktır. Tarih hem zamanı hem mekanı olan bir nehirsel akış gücü olarak, kendisi için en uygun zemin ve zaman, alan ve anlarıyla yeniliği zorlayarak devam edecektir. Nasıl coşkuyla gelen bir selin dağın tepesine veya tersine akıtılamayıp, en uygun meyilde ve kendisine uygun hızı kazanma gücünde akışına devam etmesi kaçınılmaz bir fizik yasası ise, toplumların da kendi özgürlükleri için bu tarz bir karakterleri vardır. 

Toplumsal tarih, kavuşma gücü olan bütün kolları kendisine katıp, nehir olarak yoluna devam edecek güçte bir canlı organizmadır. Hafızası, hayalleri, yürütme güçleri, iradesi ve aklı olan bir olgudur. Sorun, bu ana akış kollarının nerede, ne zaman ve ne kadar güç aldığını ve yol kat ettiğini doğru belirleyebilmek, doğru tarih bilincine ulaşmaktır. Bizim burada yapmaya çalıştığımız; halkları, emekçileri, sayısız değer katıcıları unutan ve tarihi en olumsuzundan etkileyen abartmalı ideolojik zorlamaları tarih diye insanlığın gündemine dayatan anlayışların doğru tarih olamayacaklarıdır. Bu anlamda günümüzün en ciddi bilimsel sorunlarından biri tarih yazımıdır. Bilimin gelişiminden en büyük pay sahibi olmayı başaran kapitalist toplumun öncü ideolojik merkezleri, tarih yapımcılığında geçmişi aratmayan çarpıtmaları daha ince ve inandırıcı kılmaya büyük özen göstermektedir. Avrupa tarihçiliğinde on bin yıllık öncü rol oynayan Verimli Hilal merkezli neolitik çağın tüm insanlığa verdikleri, onun her tür toplumsal gelişmesindeki payı neredeyse yok gibidir. Halbuki çok iyi bilmekteyiz ki, ilk tarım ve havancılığı geliştiren, yerleşim köylerini kuran, bunu bütün dünyaya öncü düzeyinde yayan neolitik çağ yaratıcıları olmadan, insanlıktan ve onun gelişiminden bahsetmek mümkün olamaz. Sümerlerle başlayan sınıflı toplumu ve tüm köleci uygarlık çağını mümkün kılan, neolitik toplum evresidir. İnsanlık gen haritalarının oluşumunda temel pay sahibi olan bu dönemin binlerce yıl süren yaratıcı faaliyetlerini hesaba katmadan tarih yazılamaz. 

Avrupa uygarlığının temelinde yatan Greko-Romen uygarlığı, Sümer ve Mısır uygarlıklarının doruk aşamasını temsil etmektedir. Bu uygarlığın kendi başına oluşmasının mümkün olmadığı bütün tarihsel gelişmelerden bellidir. Kullandığı sabandan tekerleğe, yazıdan matematiğe, bakırdan demire, camdan dokumalara, el değirmeninden su değirmenine, tüm temel bitki çeşitlerinden evcil hayvanlara, mimariden heykeltıraşlığa, şiirden müziğe ve mitolojiden tek tanrılı dinlere kadar bütün temel uygarlık değerleri Verimli Hilal’in neolitik devrimi ile Mısır ve Sümerlere dayalı olarak yaratılarak tarihin de kanıtladığı yollarla taşınıp özümsenmiştir. Bu taşınma sadece M.Ö 5000’lerde neolitik sistemin Avrupa’ya ulaşması değildir. Yine M.S 1500 yıllarına kadar en son İslam uygarlık değerleriyle taşınmıştır. Bu taşınmaya toplumun bizatihi biçimlerinden tutalım, tüm alt ve üstyapı kültürel değerleri dahildir. Bu değerler taşındığında, Avrupa daha vahşet toplumlarının yaşantı biçiminden kurtulamamıştı. Bu kısa anlatım bile, Avrupa uygarlığının dayandığı üretim araçlarından temel zihinsel formlarına, moral değerlerinden inançlarına kadar pek çok şeyin başka mekan ve zaman koşullarında yaratıldığını kanıtlamaktadır. Uygarlığın mekan ve zaman boyutları, çelikten bir halat gibi biriken değerleri taşıma çerçevesinin sapasağlam, kesinti kabul etmeyen, her yeniliği bağrında taşıyan güçleridir. Mitolojik dille söylersek, tanrısallık güçleridir. 

Kapitalist uygarlığın doğuşunda onu koşullayan geçmiş uygarlık değerlerini doğru belirlemek, sadece doğru tarih bilimi açısından değil, Avrupa’nın uygarlık nehrine hangi değerleri akıttıklarının hesabını ve kıymetini bilmek açısından da en doğru yöntemdir. Çözümlemelerimizi bu yöntemle geliştirmek son derece öğretici ve kazandırıcı olacaktır.

HALKLAR ÖNDERİ ABDULLAH ÖCALAN 

YORUM GÖNDER

ZİYARETÇİ YORUMLARI

BENZER KONULAR

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (22.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (80.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (23.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (81.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (24.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (82.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (25.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (83.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (26.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (84.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (27.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (85.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (28.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (86.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (29.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (89.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (30.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (87.BÖLÜM)

BAŞKA DİLDE ANNE OLMAK (31.BÖLÜM-SON)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (88.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (90.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (91.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (92.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (93.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (94.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (95.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (96.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (97.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (98.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (99.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA (100.BÖLÜM)

PKK'YE DAYATILAN TASFİYECİLİK VE TASFİYECİLİĞİN TASFİYESİ(1.BÖLÜM-ÖNSÖZ)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (101.BÖLÜM)

TASFİYECİLİĞİN TASFİYESİ (2.BÖLÜM)

SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA I CİLT (102.BÖLÜM)