SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN DEMOKRATİK UYGARLIĞA CİLT II -341.BÖLÜM
Türklerin tarihinde Kürtlerin rolü üç önemli stratejik aşamada kendini yeterince kanıtlamıştır. Kürtler olmaksızın 1071 Malazgirt Zaferi’nin mümkün olmadığı tarihsel olarak sabittir. Yine Osmanlı İmparatorluğu’nun bir cihan gücü haline gelmesinde, Kürtlerle 16. yüzyıl başlarında geliştirilen ilişkiler ve 1517 Çaldıran Savaşı başta olmak üzere birçok büyük zaferdeki rolleri de belirleyicidir.
Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918’deki dağılışında içine girdikleri en tehlikeli durumdan kurtulmaları, bizzat kurtarıcı rolünde olan Atatürk’ün konuşmalarıyla strateji ve taktiklerinde de açıklandığı gibi, Kürtler olmaksızın mümkün görünmemektedir. Bu gerçekler aslında Türklerin yaşadığı siyasal oluşumların Kürtlerin de gerçekliği olduğu biçiminde yorumlanabilir. Son bin yılda Anadolu’da ve Mezopotamya’da yükselen siyasal oluşumlarda Kürtlerin payı Türklerden sonra birinci sıradadır. Günümüzde yaşanan siyasal oluşum, demokratik ve laik cumhuriyet karakteridir. Kuruluşta olduğu gibi yine Kürtler olmaksızın bunun mümkün olmadığı isyanlar, oligarşik yönetim ve en son PKK başkaldırısıyla yeterince kanıtlanmıştır. Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti ancak Kürtlerin yaşayacağı adalet ve özgürlük katılımıyla mümkün olabilecektir.
Tarihsel kökenler kadar, günlük olarak yaşanan ağır krizlerden kurtulma da bu gerçekliği dayattığı gibi, yeniden güçlü bir tarihsel yükseliş de bu demokratik katılımdan geçmektedir. Savunmamda hukukun çözümleyici gücüne değer biçilmektedir. Toplumsal iradelerin yaptırımlı kurallar bütünü olarak hukuk ne kadar demokratik ise, o kadar çözümleyici olmaktadır. Ortadoğu uygarlıklarında ilahi kaynaklı gibi yansıtılan hukuku, özünde halk iradesinin silindiği köleci ve feodal despotizmi monarkın ağzıyla tek taraflı ifade etme biçiminde tanımlamak mümkündür.
Avrupa hukukunun temel dayanağı olarak Roma hukukunda ise, açıkça toplumsal güçlerin iradeleri belirleyici olmaktadır. Daha demokratik bir gelişmeye açık olma, bu hukuk sisteminin temel özelliğidir. Günümüz Avrupa hukuku burjuva sınıf iradesini esas almakla birlikte, halkı temsil çok sayıda iradeyi ve bizzat bireyi de daha fazla kapsamına almaktadır. Demokratik hukuk karakteri bu gelişmelerle bağlantılıdır. Bireyin ve halkların temel çıkarları ve hakları hukuk mevzuatında ne kadar yansıtılırsa, sorunları çözümleyici değeri de o denli artar. Hukukun bu yönlü gelişmesi adalet ve özgürlüklerin güvencesi anlamına da geleceğinden, toplumsal barış, kalkınma ve istikrar anlamlı bir statü kazanır.
Avrupa uygarlığı yaşadığı önemli deneyimlerden sonra kendini AB biçiminde siyasal bir güç olarak bütünleştirirken, bu gelişmenin hukuki temelini de bir anayasa değeri olan AİHS biçiminde normlaştırmıştır. AB, AİHS temelinde bir hukuk birliğini de ifade etmektedir. AİHS’nin kurumsal ifadesi ise, AİHM’dir. AİHM şüphesiz bireylerin ve halkların temel insan haklarının güvence altına almasında önemli bir rol oynamaktadır. Davamın AİHS’nin birçok maddesine aykırılıktan ötürü AİHM’e taşınması, bireysel haklarımın ihlalinden öteye, Kürt halkının temel hakları bakımından hangi konumda bulunduğunu yansıtması açısından önem taşımaktadır. Bireysel hak ihlaline dayalı bir irade beyanı çok dar bir yaklaşım olup, hukukun halkların hakları boyutunu göz ardı etme tehlikesini, dolayısıyla adaletsizliğe yol açabilme riskini taşımaktadır. AİHM bu riski çözmek durumundadır.
Aksi halde kapsamlı bir komplonun ürünü olan ve AİHS’nin özüne ve somut ilgili maddelerine ters düşen kaçırılma ve gözaltına alınma durumuma hukuki bir kılıf biçmesi halinde, kendisini de komplonun bir aleti durumuna düşürmüş olacaktır. Objektif olarak savaşın her iki tarafınca düşük yoğunluklu bir çatışma olarak değerlendirilen eylemleri Kürt halkının meşru savunması olarak değerlendirmek ve eğer bu meşru savunma savaşında savaş suçu teşkil edebilen eylemler olmuşsa bunu her iki tarafta da arayıp özel bir mahkemede yargılanmasına çalışmak, adaletin ve çağdaş hukukun gereğidir.
Türkiye’deki İmralı yargılaması bu bakımdan hem içerik, hem de pozitif hukuk açısından AİHS’ye aykırıdır. Birçok örnekte görüldüğü gibi tarafsız bir savaş suçları mahkemesini geliştirmek, Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu ve AİHM’in yürütme gücü olan AK’nin hem siyasi hem ahlaki görevidir.
HALKLAR ÖNDERİ ABDULLAH ÖCALAN
YORUM GÖNDER